“`html
Konuşmanın ve Suskunluğun Tarihsel Yansımaları
İnsanların iletişimi; susmak, konuşmak ya da fısıldayarak ifade etmekten geçiyor. Ancak, tarih boyunca bazı dönemlerde insanlar, korku ve baskı yüzünden sessizliğe mahkûm edilmiştir.
Geçmişteki suskunluk, korkunun bir ürünüydü. Tutuklamalar hakkında konuşulmaması ve tutukluların aileleriyle haberleşmelerinin engellenmesi, sıradan bir durum haline gelmişti. Aileler, mahremiyetlerini korumak adına mektupları yok ederdi; çünkü “duvarların ardında kulağımız vardı!” düşüncesi yaygındı.
Yıllar sonra, bu dönemde çocukluk yaşayanlar, yaşadıkları baskıları dile getiriyor. Rezeda Taysina şöyle diyor: “Büyüme çağımızda ağzımızı kapalı tutmamız gerektiği öğretilirdi. İnsanlar sıkça “Dilin yüzünden başın derde girecek” derdi. Bu da bizde kalıcı bir korku yarattı. Annemiz, çevreden, özellikle de polisten korkmamız gerektiğini söylerdi. İşte bu nedenle, hala topluluk içinde kendimi ifade etmekte zorlanıyorum; her zaman sessiz kalmayı tercih ediyorum” diyerek durumu özetliyor.
Suskunluğun getirdiği korku üzerine Marya Drozdova ise: “Tanıdıklar arasında siyasi konular hakkında konuşmamak üzere bir anlaşma vardı. Herkesin tutuklandığı ve bu tür sohbetlerin “karşı devrimci” olarak algılandığı bir ortamda, tanıdıklarımızla bile güvenli bir diyalog kuramazdık. Arkadaşlarımızı kaybetmenin acısıyla sessizliğe sığınmak, o dönemin yaygın bir tepkisiydi.” şeklinde düşüncelerini paylaşıyor.
İnsanlar, yıllardır susarak ve fısıldayarak yaşadılar. Konuşmaktan korkmanın getirdiği baskılarla belirsiz bir hayat sürdüler.
15 Haziran 1215’te Londra’da Thames Nehri kenarında Magna Carta Libertatum‘un imzası atılmıştır. O dönem pek önemsenmemiş olsa da, bugün dahi geçerli olan 63 maddesi, insan hakları ve adalet sistemleri için önemli bir dönüm noktasını temsil ediyor. Bu belgede; “Özgür bir birey, kendi zümresinin yasal kararları olmaksızın tutuklanamaz veya yargılanamaz.” ifadesi yer alıyor.
Baskılara karşı imzalanmış olan Magna Carta, insan hakları ve hukukun temellerini oluşturmuştur. Ancak bu tarihten yüzyıllar sonra bugün bile tartışılmakta olan susma hakkı üzerine sorular var. Bir sanığın susması durumu suçlu olduğu anlamına mı geliyor?
Latince: Nemo tenetur se ipsum accusare…
“Hiç kimse kendisini suçlamak zorunda kalmamalıdır.” Bu ilke artık modern hukuk sistemlerinde, suça karşı susmanın bir savunma yolu olarak kabul edilmesini beraberinde getiriyor. Ceza yargılamalarında nemo tenetur, suçun ispatı için geçerlidir.
Özetle; yargılanan bireyler, suçsuzluklarını ispatlamak zorunda değildir. Mahkemeye yardımcı olma yükümlülüğü, savcılığın sorumluluğundadır. Sanıklar, aleyhlerine olan sorulara karşı sessiz kalarak kendilerini savunma hakkına sahiptir.
Susma hakkı, bireylerin kendilerini koruma hakkıdır. Eğer bir kişi ihtiyaç duyarsa, kendisine karşı açılan iddialara dair ifade vermekten kaçınabilir ya da istediği takdirde ifade verebilir.
Susmak, suçun kabulü anlamına gelmez ve mahkumiyet için delil olarak kullanılmaz. Seçilen savunma yönteminin hangisi olursa olsun, susma hakkını kullandığı için kimse cezalandırılamaz.
Nemo tenetur se ipsum accusare… “Hiç kimse kendisini suçlamak zorunda bırakılmamalıdır” ilkesi, müvekkil haklarını koruyan bir ilkedir.
Bu durum, hem kişinin kendisi hem de yakınları için delil göstermeye zorlanmaması hakkını güvence altına alır. Kişi, yakınına veya kendisine karşı bir suçu itiraf etmeye zorlanamaz.
Nemo tenetur ilkesi, adil yargılanma hakkının bir sonucudur.
Ceza yargılamasında, “delil toplama yolları” serbest değildir. Anayasada da “hiç kimse kendisini suçlayan bir beyanda bulunmaya zorlanamaz” denilmektedir. Bu nedenle, sanığın da yargılama sürecindeki haklarının ihlal edilmesi kesinlikle yasaktır.
Her aşamada, sanığın teminatları koruma altına alınmalıdır. Duruşmaya, sanığın ve avukatının durumu kontrol edildikten sonra başlanır.
Ve sonra, sanığa, yüklenen suçlarla ilgili kendisi hakkında ifade vermemesinin yasal bir hak olduğu hatırlatılmalıdır.
Duruşma tutanakları, tüm sürecin kaydedilmesi için oldukça önemlidir. Bu kayıtlar, adil bir yargılama amacı taşır ve yaşanan her durumu açıkça ortaya koyar.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2019 tarihli kararında belirttiği gibi, susma hakkı ceza sisteminde önemli bir role sahiptir. Şüpheli ya da sanığın sessiz kalması aleyhine bir delil oluşturmaz.
Sonuç olarak, susma hakkı, kişinin anayasada güvence altına alınmış bir düşünce hürriyeti ilkesidir. “Okunur, anlatılır, yazılır…” ifadeleri, hukukun temel prensiplerini hatırlatıyor. Susmaktaki güç, korkuları aşmanın ve doğru bir savunma yapmanın öğretisidir.
Nemo tenetur… “Susmak zorunda bırakılanların, korkularından kurtulma mücadeleleri” demektir. Konuşmanın ve sessizliğin bir tarihi vardır ve her birey, özgürce kendini ifade etme hakkına sahiptir.
1) Orlando Fıges, Karanlıkta Fısıldaşanlar, YKY, İstanbul, Ocak 2011, Sayfa 291-292
2) Hikmet Temel Akarsu, Magna Carta, Edebiyatta Hukuk, Papirüs Yayınları, İstanbul, Şubat 2023, Sayfa 76
(Fİ/NÖ)
“`